Vatan Nöbeti: Birlik Bozulursa Her Şey Tehlikeye Girer
Vatan sevgisi, insanın sonradan öğrendiği bir refleks değil; yaratılışla birlikte verilen derin bir aidiyet duygusudur.
İnsan, doğduğu toprakla yalnızca bir adres bağı kurmaz; hatıralarıyla, duasıyla, inancıyla ve kaderiyle bağlanır.
Bu sebeple vatan, sadece üzerinde yaşanılan bir coğrafya değil; kimliğin, haysiyetin ve huzurun zeminidir.
“Hubbü’l-vatan min el-îmân” sözü de bu fıtrî hakikate işaret eder. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin, uzun bir ayrılığın ardından Serhend’e döndüğünde hissettiklerini bu sözle ifade etmesi, vatan sevgisinin ne kadar sahici ve derin bir duygu olduğunu gösterir.
Bu sevgi, kuru bir slogan değil; insanı sorumluluğa çağıran köklü bir bağlılıktır.
Vatan, İman ve İbadetin Güvencesidir
Vatan; ezanın özgürce okunduğu, secdenin korkusuzca yere konabildiği yerdir.
Bu yüzden vatanın varlığı, imanımızın ve ibadetlerimizi huzur içinde yerine getirebilmemizin de açık bir teminatıdır.
Vatana sahip çıkmak, herhangi bir siyasî tercih değil; her ferdin asli vazifesidir.
Mü’min olarak bize düşen, imkânlarımız nispetinde bu toprağın huzuru, güvenliği ve kalkınması için sorumluluk almaktır.
Kimi bunu fiilen görev başında yapar, kimi alın teriyle, kimi de samimi duasıyla…
Peygamber Efendimizin, Allah rızası için tutulan bir günlük nöbeti dünya ve içindekilerden hayırlı görmesi, bu bilincin ne kadar yüce bir mertebe olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Birlik Olmadan Devlet, Devlet Olmadan Haysiyet Olmaz
Millet olarak birlik ve beraberlik içinde kaldığımız müddetçe hiçbir güç devletimizi ve milletimizi dize getiremez. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. En büyük silahımız ne sayı üstünlüğü ne de imkân bolluğudur; en büyük gücümüz birliktir, beraberliktir, tek yürek olmaktır.
Ancak düşman, gücünü bizim gücümüzden değil; ayrılıklarımızdan alır.
Birlik bozulduğunda, fitneye kapı aralandığında ilk hedef devlet olur.
Devlet zayıfladığında ise sadece toprak değil; onur, şeref, haysiyet ve iman emniyeti de tehlikeye girer.
Devletsiz kalan bir milletin ne sözü dinlenir ne de geleceği güvence altındadır.
Bu sebeple uyanık olmak zorundayız.
Söylemlerimize, duruşumuza ve tavrımıza dikkat etmek mecburiyetindeyiz.
Ayrıştıran değil birleştiren, kıran değil onaran bir bilinçle hareket etmek zorundayız.
Çünkü bu topraklarda var olmanın bedeli uyanıklık, bekasının şartı ise birliktir.
Nöbet Sadece Sınırda Tutulmaz
Hadîs-i şerîflerde özellikle “nöbet” vurgusu yapılmış olsa da bu vazife sadece silah tutanlara mahsus değildir.
Kimi hudutta bekler, kimi görev başında ter döker, kimi de gecenin sessizliğinde ellerini semaya kaldırır. Zira dua da bir nöbettir.
Peygamber Efendimizin “Dua mü’minin silahıdır” buyruğu, bu hakikati açıkça ortaya koyar.
Sabır ve dua; imkânı olanın fiilen, olmayanın kalben yürüttüğü bir mücadeledir.
Duasız bir direniş eksik, duaya sırt dönen bir duruş ise köksüzdür.
Devletine Mesafeli Duruş, Hakikate Mesafedir
Tarih boyunca Nakşibendî büyükleri başta olmak üzere Allah dostları, daima devletlerinin yanında durmuş; milletin selameti ve yöneticilerin muvaffakiyeti için dua etmişlerdir.
Çünkü bu topraklarda şu hakikat iyi bilinmiştir: Allah dostlarını sevip devleti dışlamak mümkün değildir.
“Ben Allah dostlarını seviyorum ama devlete gönülden bağlı değilim” demek; ne tasavvuf geleneğiyle ne de hayatın gerçekleriyle bağdaşır.
Devletin olmadığı yerde düzen olmaz; düzenin olmadığı yerde ne din emniyeti kalır ne de vatan huzuru.
Dua Ordusu Ayaktadır
Bugün de yapılması gereken açıktır: Vatanımızın her türlü şerden korunması, birlik ve dirliğinin muhafazası, atılan ve atılacak her adımın hayırla neticelenmesi için topyekûn bir bilinçle ayakta durmak.
Kimi görev başında, kimi sınırda, kimi de dua safında…
Çünkü bu ülke sadece silahla değil; imanla, sabırla, birlikle ve samimi dualarla ayakta durmaktadır.
Birlik bozulursa her şey tehlikeye girer;
birlik korunursa hiçbir tehdit kalıcı olamaz.